anılca

Yazar Arşivi

Ortaokulun son yılı. O yıllarda birlikte basketbol oynadığım bir grup var. Aralarında da benden 2-3 yaş büyük bir kaç ağabey. Onlar sayesinde duydum desem yalan olmaz herhalde Fen Lisesi diye bir şey olduğunu, haylazlık işte! Bir de öyle ballandırarak anlatıyorlar ki yatılı okul maceralarını, sanırsınız Rıfat Ilgaz Hababam Sınıfı’nı anlatıyor. Zaten yeni ergen dönemlerimiz, “Yok yok! Bu evdekilerle yürümez bu işler!” deyip kararımı veriyorum bir Fen Lisesi’ne kapağı atmaya. Çalışmalar falan derken ucundan da olsa Çanakkale Fen Lisesi’ne kaydımı yaptırıyorum sonunda.

İlk günler zor tabi, yatılı okul hayatına alışmak sıkıntı veriyor bir süre. O evden kaçarcasına gittiğim okulda her hafta, Cuma gününü beklemekle geçiyor. O gün “evci” kaydını yapıp eve gidebiliyorsun çünkü. Bu vesileyle naçizane lakabımız “Cuma” oluyor. 🙂 Lakabım zaman içinde “Cumcum”, “Cumali” ve daha farklı birçok yönde farklı şekillerde evrim geçirmiş olsa da benim lisemle ilgili yaklaşımım 180 derece tersine dönüyor. Aileme “Bu hafta evci belgesini doldurmayı unutmuşum, gelemiyorum ben bu hafta.” gibi zararsız yalanlar söylemeye başlıyorum bir anda! Bizimkiler de kaçın kurası? Bir süre sonra olayı idrak edip beklememeye alışıyorlar beni, sağ olsunlar!

2 ay içinde evini unutan liselinin sebepleri muhtelif tabi, belki bunu sadece yaşayanlar anlar.

Orada ortak oluyorsun çünkü, seninle aynı yaşlarda, seninle aynı şeyleri düşünen, çok benzer hedefleri olan “x” kişiyle “aynı hayata” ortak oluyorsun!

Sabahın köründe seni yatağından kaldırmak zorunda olan, belki de başka hiç bir seçeneği olmayan öğretmeninin ranzanın metal kısmına anahtarıyla vurmasıyla ilgili tepkin, o “x” kişiyle birebir aynı oluyor!

Sabah etüdüne okulun koridorlarında yürürken bilgiye yürüdüğünü hissediyorsun ortak olduğun diğer “x” kişi gibi!

“Voleybol takımı kuruyoruz, sen de oynuyorsun, basketbol gibi işte, zıplıyorsun!” diyen ortağını kıramıyorsun. 🙂 Bütün maçlarını kaybedeceğini bile bile bütün antrenmanlara katılıyorsun, her maçtan sonra günlerce Karadeniz’de gemilerin batıyor, şikayet etmiyorsun.

Müziğin paylaşıldığını görüyorsun, öyle yaşıyorsun. Çok sevdiğin kasedin hangi “x” kişide olduğunu aramıyorsun bile. İlk karşılıksız aşkını yaşayan ortağının derdini dinlerken aynı walkman’in tek kulaklığından İlhan İrem dinliyorsun. Anlıyorsun.

Hep birlikte yatakhane şarkısını söylerken doğru ritim tutamazsan, zılgıtı yiyorsun! (Ele güne karşı, yapayalnız! Böyle de olmaz ki! Şak! Şak! Şak!)

Neyse… Bu örnekler anlatmakla bitecek gibi değil zaten…

Bundan yıllar önce, bir gün geliyor biz de binlerce sayısal loto ikramiyesi tutarında hayat tecrübesi ve eğitim-öğretimi cebimize koyup bu güzelim liseden mezun olup yuvadan uçuyoruz.

Sıkı durun, hoşuma gitmeyen kısım şimdi başlıyor! Posta kutuma düşen bir mesaj bana şu siteyi işaret ediyor: http://tasinmiyoruz.com/

Eğer bugün ya da bugünden sonra  kendinizin ya da bir yakınınızın o “x” kişiden biri olabileceği ihtimali konusunda benimle hemfikirseniz lütfen aşağıdaki satırı twitleyin!

@cbabdullahgul Çanakkale Fen Lisesi’nin şantiyeye taşınmasına izin vermeyin! http://tasinmiyoruz.com/

Bir dost,

Reklamlar

Dünya kupalarını takip etmeye başladığımdan bu yana, futbolcusundan, taraftarına, basın mensubuna kadar her kesimden farklı farklı şikayetler yükselmesine en çok davetiye çıkaran organizasyon olduğu aşikar. Şahsi kanaatim, bu çapta bir organizasyona evsahipliği yapacak her hangi bir ülkenin, birincil görevinin gerekli güvenlik önlemlerini almasının gerektiği. Böyle haberler duymak kupayı evinden takip eden insanları bile geriyor gerçekten.
Öte yandan en azından şu ana kadar pek çok sürpriz sonuç çıkması açısından, 2010 yılının belli başlı futbol ekollerini yeniden yapılanmaya itecek olmasını sevindirici buluyorum. Ne de olsa gruptan çıkamadan kupaya veda eden bir son şampiyon İtalya, bir Fransa gerçeği titretti Güney Afrika’nın arenalarını. İtalya’nın Slovakya’dan 3 gol yiyerek vedası belki de yerküre futbolunda artık defansif anlayışın para etmeyeceğinin, Fransa’nın vedası ise ülkesinde alay konusu olmuş, takımı üzerindeki otoritesini kaybetmiş bir teknik direktör ve takım olamamış yıldızlarıyla bundan sonra prim yapamayacağının habercisiydi.
Hakemler ve yönetim açısından da farklı bir turnuva izliyoruz açıkçası. Sert futbola tevazu minimum boyutta. Bazen maçların sonucuna ciddi anlamda etki etse de, ben böylesinin daha iyi olduğunu düşünüyorum. Zeka ve beceri kazansın saf kuvvetten önce, belki böylece halı sahalarda duyduğumuz “Abi kız oyunu mu bu?” serzenişleri de azalarak biter. 🙂
Ha! Bir de çok konuşulan vuvuzela var tabi. Güney Afrika’nın milli bir değeri olması hususuna saygı göstermeliyiz tabi ki, ama ilk düdükten son düdüğe kadar stadyumları arı kovanına çevirmenin de anlamsız olduğunu düşünüyorum. Stadyum kültürünün çok gelişmediği bir ülkenin vatandaşlarının ülke tanıtımı ya da başka maksatlarla bu şekilde davranmasını anlayabilirim ama başka ülkelerden turnuva için orada bulunan insanların bu şekilde davranmasını pek mantıklı bir sebebe dayandıramıyorum. Gerçi insanlar sevmiş sanırım, geçen haftasonu Efes One Love festivaline bile birkaç kişinin elinde vuvuzelalarla katıldığına şahit oldum. 🙂
Neyse ben Portekiz – Brezilya maçına kaçıyorum. Johannesburg’dan Ortaköy’e bir top kaçarsa, bir çok futbolcunun şikayetçi olduğu Jabulani hakkındaki fikirlerimi de eklerim. 🙂

Bir saate kadar Sapanca’ya doğru yola çıkıyorum. Düğün filan pek sevmem aslında, pek değil hiç sevmem… Ama gelin ve damat pek değerli dostlarım Ayşegül ve Güray olunca işler değişiyor tabi. Beni bu Cumartesi günü ütü yapmak zorunda bıraktıkları için teessüflerimi iletip birlikte mutlu bir hayat diliyorum.
Eee Güray? Olay nedir? Akşama çılgınlık var mı?

Bunun gibi bir aksiyona şahit olamazsak organizasyon için ulvi yaratıcılığımdan faydalanmadığın için seni cezalandıracağım, bilesin! 🙂

Düşündüm taşındım sevgili günlük! Artık okulu bitirmeye karar verdim… Bitirme projesiyle beraber 10 tane dersim daha varmış, üstelik bu sene son şansım. Hem de 7 tanesi ilk dönemden! Bu tempoda çalışırken hepsini halletmek çok zor görünüyor gözüme be günlük, 3 yıldır denedik gördük zaten… Değerli bankpozitif ailesine teşekkürlerimi sunup eylül sonu gibi işi bırakmayı planlıyorum. Benden 3-4 yaş küçüklerle beraber Galatasaray Üniversitesi’nin sıralarına döneceğim. Yine de çok kolay olmayacak gerçi, ortalamam yerlerde. 2.00’ın üstüne çıkabilmek için bu 10 dersi en az CB ortalamayla vermeliymişim. Olsun! Ortaokuldan liseden alışkınım ben… Son dakika golümü atıp, bu sıkıcı durumdan kurtulmanın zamanı geldi artık.

Tabi bir de finansman sorunu var. Onu da şu şekilde çözmeyi planlıyorum: Eylül sonuna kadar minimum yaşam standartlarında yaşayıp ilk dönemi çok fazla bu işleri düşünmeden geçirebilecek kadar birikim yapmaya çalışacağım. Yani bu yıl tatil matil yok günlük! Öte yandan kadim dostum Cihan Uçar evden çalışarak onun işlerine destek olabileceğimden bahsetti, sağolsun. Bir şekilde hallolacak gibi görünüyor bana, biraz sıkıntılı olsa da… Şu kağıt parçası için biraz yoralım bakalım bünyeyi, sonunda ne olacak göreceğiz…

Yavaş yavaş arama motoru pazarı kızışacağa benziyor değerli okurlar, Google‘ın aslan payına göz diken kayda değer girişimler artmaya başladı.

Internet devine kafa tutan ilk göz dolduran girişim Cuil, Google’dan ayrılan bir grup mühendis tarafından kurulmuştu. Son dönemde medyada Google’ın en büyük rakibi olarak gösterilen Wolfram ise kullanıcıları sorulara cevap verebilmesiyle tavlamaya çalışıyor.

Son olarak Wall Street Journal‘dan yayılan dedikodulara göre son hamle teknoloji devi Microsoft‘un üzerinde bir süredir çalıştığı Kumo! Ürün önümüzdeki hafta görücüye çıkmaya hazır, pazarlama için Jwt ile 300 milyon dolarlık bir bütçe ile anlaşılmış durumdaymış. Merakla bekliyoruz efendim, acaba Google bu gelişmeler karşısında takdire şayan pazar payını korumak için nasıl bir duruş sergileyecek?
Kumo

Hatırlarım, küçükken yediğimiz tavuk, bizim tavuğumuz olurdu. Babaannem besler, büyütürdü. Biz bir yandan tavuğun yumurtasıyla beslenirken, öte yandan bahçede tavukla değişik maceralar yaşardık. Rocky bilmem kaçta Stallone’un maça tavuk yakalayarak hazırlanmasından etkilenip onları biraz hırpaladığım olmuştur, kabul ederim. Hatta hala içimde uktedir, hiçbirine uçmayı öğretemedim, oysa hepsine güvenim sonsuzdu. Tavuğun kesildiği gün son yolculuğuna uğurlamayı da ihmal etmez, temizlenirken babanneme “Bu ne?”, “Burası neresi?” diye meraklanırdık. Babaannem onu yemek için öldürdüğümüzü nasıl da tatlı kılıflara sokardı, ilk seferden sonra üzülmezdik. O bizim tavuğumuzdu, ne yediğini, nasıl gıdakladığını bilirdik. Tavuk deyince aklımıza o halleri gelirdi.

Oysa şimdi öyle mi sevgili günlük? Tavuk deyince aklıma nar gibi kızarmış, soslanmış butlar, kanatlar geliyor! Utanmadan iddia ediyorum! Göbek, insanla yediğinin arasındaki duygusal mesafeden kaynaklanır. 🙂

.net framework 3.0 ile birlikte, vektör tabanlı ileri düzey grafik ve streaming video desteği veren altyapı Windows Presentation Framework, masaüstü uygulama geliştiricilerinin beğenisine sunulmuştu. Bu altyapının süpersonik grafik özelliklerini tasarımcı edasıyla göze hitap edebilecek şekilde kullanmak, her geliştiricinin harcı değil elbette. 

Halden anlayan yazılım devi Microsoft, tasarımcısız çalışan geliştiricilerine kallavi bir kıyak yapıp daha önce Silverlight için open source olarak yayınladığı temaları WPF’e uyarladı. 

Expression Dark

Expression Dark

Shiny Red

Shiny Red

Twilight Blue

Twilight Blue

Expression Light

Expression Light

Shiny Blue

Shiny Blue

Bubble Creme

Bubble Creme

Whistler Blue

Whistler Blue

Bureau Blue

Bureau Blue

Bureau Black

Bureau Black

Temalara buradan ulaşabilir, şıkır şıkır uygulamalar geliştirmeye başlayabilirsiniz. Gönül ister ki, Silverlight ve WPF ile çalışan tasarımcılar  için apayrı bir paylaşım platformu olsun, biz de muhteşem açık kaynak tasarımlarını hayretler içinde alkışlayabilelim. 🙂


Aynı Anda Mikro Blogunda:

Hata: Twitter yanıt vermedi.Lütfen birkaç dakika bekleyip bu sayfayı tazeleyin.

Kategoriler

Arşivler

Sayfalar

Aralık 2017
P S Ç P C C P
« Ağu    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031